HIRİSTİYANLIK ve Karşısında İSLAM

Kur’an-ı Kerim

İlk olarak, Hz.İsa’ya uyanlara Romalı­ların bir küçümseme ifadesi olarak “Nası-ralı isa’ya uyanlar (Hrist-os)” anlamında verdiği Hıristiyan adından gelen ve daha sonra Hz. İsa’ya tabi olma iddiasında bu­lunanların dinine ad olarak kalan semavi din. Bugün tüm tarihi ve arkeolojik araş­tırmaların da desteklediği bir vakıa ola­rak, bütün peygamberlerin getirdiği din(-ler) temelde hep aynıda.

Bu bağlamda, Hz. Adem’in getirdiği ‘din’le, son peygamber Hz. Muhammcd’in getir­diği Din’in temelde el-İslam ve Yahudilik ve Hıristiyanlığın ise, bu Din’in sonradan aldığı şekillerin adı olduğu belirtilmeli­dir.

İsrail Oğulları zamanla İslam’dan uzak­laşmış, Asuriular’ın, İranlılar’ın ve son olarak Romalılar’in hakimiyeti altına gir­miş, dünyanın dört bir tarafına dağıtıl­mış, nihayet, Allah onları yeniden İs­lam’a çekmek için Hz. İsa’yı İncil’le gön­dermiştir.

Fakat ne var ki, İsrail Oğulları Hz. İsa’ya ihanet ederek, deyiş yerindey­se, son şanslarını da kullanamayarak Hz. Davud’dan sonra bu kez de Hz. İsa diliyle lanetlenmişler ve ilahi emanet artık -ge­rek Kur’an’ın, gerek Barnabas İncili’nin açıkça belirttiği ve tarihin de açık seçik or­taya koyduğu üzere- İsmail soyundan ge­len Hz. Muhammed’e (s.) ve ümmetine verilmiş,

Kıyamet’e kadar bütün insanla­rın bu Din’e bağlanmaları emredilmiştir. Yine, Şeriat’taki ufak tefek değişiklikler dışında, Hz. İsa’nın getirdiği din de temel­de İslam idi. O da Tevhid’i, Peygamber­lik, Melek, Kitap, Kader ve Ahiret inancı­nı ortaya koymuş, insanları Hz. İbrahim, Hz. Musa ve son olarak Hz. Muham­med’in getirdiği ibadet ve ahlak düsturla­rına çağırmıştı.

Hz. İsa’nın tabileri, gerek onun zama­nında, gerekse ve özellikle ondan sonra, bir yandan putperest Roma zulmünün, bîr yandan Yahudi ikiyüzlülüğü ve alçaklı­ğının pençesinde zorluk dolu yüzyıllar ge­çirmişlerdir. Şehirlere dağılan ve insanla­rı Tevhid’ e çağıran bu insanlar öylesine iş­kencelere uğramışlardır ki, sözgelimi An­takya ve Mersin yörelerindeki kalıntılar ve eserler gibi tarihin izleri buna şahitlik etmektedir. İşte bu ilk yayılış döneminde, gönülden gönüle yol bulan İsa’nın Dini, önceleri evden eve girerek zulümler işle­yen, erkekleri ve kadınları sürükleyip zin­dana atan ve İsa’nın şakirdlerine karşı teh­dit ve kati soluklarıyla varan Pavlos (St.-Paul) adlı sözde hıristiyan olmuş bir Ya­hudi tarafmdan içten bir darbe yemiştir. Düzmece bir hadiseyle hiristiyanlıkta ihti­lal yapan Pavlos önce Şeriat’ı reddetmiş, deyiş yerindeyse, Din’in zarfını parçala­mış, sonra da onun harimine inerek, Tev­hid’i Teslis’e çevirmiştir.

Bundan sonra Hıristiyanlar arası iç mücadeleler kızış­mış, Roma’yı dize getirip, onun resmi di­ni’olan Hıristiyanlık içten parçalanmış, Özellikle Barnabas gibi muvahhid havarilerin ve şakirdlerin İzini takip eden Arius gibi yazarların etkisiyle Kuzey Afrika’da Tevhid’den sapmayan muvahhid Hıristi­yanlar yaşamaya ve mücadeleye devam ederken, Batı (Roma-Bizans) Hıristiyan­lığı, Î.S. 325′te toplanan İznik Konsülü’-nün de kararıyla Teslis’e dayalı, dolayısıyle Şirk’e düşmüş Hıristiyanlık şeklini al­mıştır.

Tevhid’den sapmayan Hıristiyan­lık, Hz. Muhammed’le (s.) birlikte kolay­ca İslam’a teslim olurken, Batı Hıristiyan­lığı zamanla bir devlet dini -Roma dini-haline gelmiş, geniş biçimde örgütlenmiş, önceleri Roma toprakları üzerinde yaban­cılar olarak nitelendirilen ve kendilerini Tanrı’nın Krallığının Vatandaşları olarak gören Hıristiyanlar, zamanla içte ve dışta büyük zulümlere başvurmuşlar, dışta müslümanlara karşı tam bir Haçlı ruhu gelişirken, içerde engizisyon mahkemeleri dayanılmaz zulüm ve işkence örnekleri olarak tarihe geçmiştir.

Hıristiyanlık, kendi içinde Katoliklik, Ortodoksluk, Protestanlık gibi mezheple­re ayrılmış, XVI. yüzyılda ortaya çıkan Reform hareketleriyle, bir bakıma» içten yırtılmış ve bu hareketler, modern uygarlı­ğın doğuşunda etkili olmuştur. Çoğunlu­ğu teşkil eden Katolikliğin ve hatta bir ba­kıma Hıristiyanlığın merkezi Vatikan ve ruhani liderleri Papa’dır. Papalık, tarihde olduğu gibi, Din’in yerini Materyalizm’e bıraktığı ileri sürülen günümüzde de tüm Hıristiyanları, özellikle müslümanlara karşı birleştirici bir fonksiyon görmekte­dir. Hıristiyanların ayin yaptıkları binala­ra kilise adı verildiği gibi, özel konumuyla Kilise, bir bakıma tüzel kişilik olarak ör­gütlü Hıristiyanlığın da adıdır.

Tahrif edilmiş semavi bir din olan Hıris­tiyanlığın başlıca temel öğeleri şöyle sıra­lanabilir.

1- Teslis (İsa’nın Rabba ve aynı zaman­da Tannanın Oğlu, Ruhu’l-Kuds’ün de bir tür ilah kabul edilmesiyle ortaya çıkan Baba-Oğul-Ruhu’1-Kuds şeklinde (eka-nim-i selase) uluhiyyet inana

2- İnsanla­rın doğuştan günahkar ve cehennemlik olup, Hz.Adem’in günahından gelen bu kötülüğü İsa’nın çarmıha gerilmekle te­mizlediği ve dolayısıyle şeriat’ın gerekli ol­mayıp, salt İsa’ya inanmakla cennet’e girilebileceği inancı (Reform hareketleriyle ortaya çıkan Protestanlık* ta ise, sürekli çalışmak ve kazanmak, kutsanmış olma­nın işareti kabul edilir);

3- Hz. Muhammed’i ve dolayisıyle İslam’ı red ve Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği inancı

4- Kili­se’nin insanların günahlarını affetme yet­kisine sahip olduğu inancı vb. Bu inançlar İslam’a göre batıl olup, Hz.İsa’nın getirdi­ği dinin öğeleri arasında yer almıyordu. Araştıran ve hakkı teslim edebilen bir ta­kım Batılı yazarlar da, Hıristiyanlıktaki bu ve başka türlü batıl inançları kaldırıp, Hz. İsa’yı böylesi tahriflerden kurtaran İs­lam’a teşekkür etmektedirler. Sözgelimi, bunlardan ünlü İtalyan oryantalisti Dr. Laure Veccia Vaglieri şöyle yazmaktadır:

“İslam sayesinde, paganizm (putperest­lik) çeşitli biçimleriyle bozguna uğradı. Kainat kavramı, dini ameller ve sosyal ha­yattaki gelenekler her biri kendilerini al­çaltan canavarlıklardan kurtarıldı ve be­yinler önyargılardan temizlendi. İnsan ni­hayet şerefini kazandı; Yaratıcısının, tüm İnsanlığın Rabbi önünde secdeye kapan­dı… Ruh, batıl inançlardan, insan iradesi ise, kendisini başkalarının iradesine ya da sözde gizli güçlere, papazlara, sahte su- sa­hiplerine, kurtuluşu engelleyenlere, Al­lah’la kul arasında kendilerini aracı kabul ederek başkalarının iradeleri üzerinde ha­kimiyetleri olduğuna inananlara bağlı kılan tüm zincirlerden kurtuldu. İnsan, yal­nızca Allah’ın kulu oldu ve başka insanlar­la olan ilişkisi ise, hür insanların hür İn­sanlarla olan ilişkileri şekline çevrildi. İn­sanlar önceleri sosyal eşitsizlikler altında inlerken, İslam insanlar arasında eşitliği getirdi. Müslümanla başka müslümanlar arasındaki fark, doğum veya başka kişisel farklar olmaktan çıkıp, yalnızca Allah kor­kusu, güzel ameller ve ahlak farkı haline geldi.”

Temelde ilahi bir din olduğundan, Hıris­tiyanlıkta da İslam’da olduğu gibi, bir ta­kım önemli ahlaki düsturlar elbette var­dır. Bunların başlıcalan, doktrin olarak zulme, ikiyüzlülüğe, ihanete, bencilliğe, günahkarlığa, tutkulara esir olmaya, şid­det ve öfkeye karşı akma, tevekkül, ada­let, doğruluk, kalb ve vicdan temizliği, yardımlaşmayı teşvik, merhamet, ahde ve­fa, yalan söylememe, affedici olma ve gü­nahta ısrar etmeme gibi prensiplerdir.

Hıristiyanlık alabildiğine dünyevileşmiş bir ortamda ve dünyevileşmiş insanlara geldiğinden, öncelikle Din’ in uhrevi ve ruhi-manevi yanları üzerinde durmuş, onla­rı merhametli, affedici ve hoşgörülü olma­ya, dünya işlerinden ve başkalarına hük­metmekten uzaklaşmaya çağırmış olmak­la birlikte, hiçbir zaman şeriat’sız geldiği­ni ileri sürmemiş, tam tersine, Hz. İsa kendisi’nin’ Şeriat’ı yıkmaya değil, tamam­lamaya geldiğini açıkça ifade etmiştir (Matta: V/17). Fakat, Pavlos eliyle Şeriat’ ın dan koparıldığı için, Hıristiyanlık bir bakıma ‘öte dünya’ dini haline gelip, her ülkenin ‘laik’ hukukuyla izdivaç edebilir bir konum kazandığından, devletin laikli­ği Hıristiyanlığa zarar vermez olmuştur.